Şehir ile medeniyet kavramı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Şehir, insan tasavvurunun bir ürünüdür. İnsanların yaşama dair ihtiyaçlarını karşılama arzusu, ahlakî, hukukî, kültür, sanat dahil olmak üzere maddi ve manevi tüm dünya görüşünün fiziki alana yansımasıdır.
Süleyman KIZILTOPRAK
Prof. Dr., Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü
Türk-İslam medeniyetinde şehir ifadesini karşılayan başlıca üç kelime vardır: Şehir, kent ve medine. Türkçede ise yoğun olarak kullanılan ve Farsçadan geçen iki kelime, şehri ifade eder; şehir ve kent. Kent ve şehir kelimesi; sözlük anlamı olarak eğitim, yönetim, ticaret ve sanayi gibi merkezlerin çevresinde oluşan konutlarla çevrili büyük yerleşim merkezlerini ifade ediyor.
Şehir ile medeniyet kavramı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Şehir, insan tasavvurunun bir ürünüdür. İnsanların yaşama dair ihtiyaçlarını karşılama arzusu, ahlakî, hukukî, kültür, sanat dahil olmak üzere maddi ve manevi tüm dünya görüşünün fiziki alana yansımasıdır. Şehri oluşturan kutsal mekanlar, meydanlar, caddeler, kamu binaları, ticaret ve yaşam alanları insanlar tarafından inşa edilebilen yerlerdir. Ama şehir sadece mekân ve binalardan ibaret değildir. Şehir, metafizik dünyanın fizik alana yansıması gibidir.
Şehir, tarihi referans verir. Şehirler tarihi birikimi yanında hukuk sistemi, ahlaki değerler, kültür ve sanat anlayışının somut olarak görüldüğü yerlerdir. Şehir, insanların ürünüdür ve insanlar için şehirler kurulmuştur. Dolayısıyla toplumu ilgilendiren eğitimden kültüre, konuttan sağlık tesislerine, sokaklardan meydanlara, üretim alanlarından kutsal binalara, bahçelerden park alanlarına kadar şehir içinde bulunan her şey yaşamı kolay ve sürdürülebilir kılmak içindir. Bütün bunlar şehri oluşturan vazgeçilmez öğelerdir.
Mimar kelimesi ile şehir ve şehircilik arasında da doğrudan ve dolaylı bağlar vardır. Mimar kelimesi köken itibariyle Arapçadaki “ayn-mim-ra” harflerinin birleşimi olan “amera”dan gelir. Bu bakımdan mimar aslında canlandıran, nesnelere ömür veren kişi anlamına geliyor. Mimarın yaptığı iş, imar eylemidir. Fiziki mekânı dönüştürme, tabiatı insan eliyle yeniden canlandırma ve şekillendirmedir.
Mimarlar, Allah’ın yarattığı tabiatı yeni bir forma kavuştururken belli başlı maddelere dikkat eder veya etmelidir. Bu bağlamda mimarlar şehri yeniden inşa ederken veya şehrin yeni bölümlerini inşa ederken özellikle şu hususlar önem göstermek durumundadır; insan hayatını siyasi ve ekonomik açıdan kolaylaştırmak, toplum hayatında hukuka saygı göstererek kamunun adaleti temin etmesine katkı sağlamak, ahlaki değerlerin yozlaşmasına imkân vermemek ve estetik ölçülere riayet etmek.
Mimarlık, şehir ve sanat tarihi alanında kıymetli eserleri olan Celal Esad Arseven, şehircilik hakkında yazdığı bir eserinde, “şehrin planlamasında sadece mimar ve mühendisler değil, sanatkârlar da görev almalıdır” ifadesini kullanmıştır. Bir medeniyet anlayışı, estetik kaygısı, insana dair bir felsefesi olmayan kişi, mimar olmaktan uzak kalacaktır kuşkusuz. Şehirler sadece ticari ve siyasi hayatın değil, sosyal hayatın bir ürünüdür.

İslam Kültüründe Şehir
İbn Haldun şehirleri tarif ederken üç modelden söz etmiştir; Kudüs, Mekke ve Medine. Müslümanlara göre, şehirlerin anası, yani ÜmmülKurâ Mekke’dir.
Mekke, Hz. Adem’den itibaren, yani ilk insandan itibaren inşa edilen, imar edilen, ilk mekânı hatta ilk noktayı işaret ediyor. Hz. İbrahim, Mekke’nin merkezindeki Kâbe’yi tamir eden ve yeniden kuran bir mimardır. İlk şehir olmanın yanında en eski tarihi mekânlara sahip bu kutsal şehirde bugün, dünkü varlığını koruyan hangi mimari bütünlük var? İslam tarihine geçen olayların yaşandığı mekânlar ve binalar arasında bugün de varlığını koruyan Kâbe-i Şerif’ten başka neler var? Bugün Kâbe-i Şerif’in etrafında Osmanlı Devleti ve toplumunun özenle kurduğu ve koruduğu eserlerden hangileri ayakta kaldı? Maalesef bu sorulara verilen cevaplar içimizi sızlatacak nitelikte, üzüntü vericidir.
Osmanlılar da dâhil olmak üzere, Mekke’nin hadimi olma şerefine erişen bütün İslam toplumlarının dikkatle ve özenle koruduğu Kâbe-i Şerif’ten daha uzun bina yapmama geleneği ortadan kalksa da Kâbe etrafında biçimlenen hayat anlayışı, bizim şehir inşa etmede referans noktalarımızdan birisidir. İbn Haldun’u baz alarak şehir anlayışımızın ikinci nirengi noktası, Kudüs’tür. Kudüs, evrensel bir şehirdir. Kudüs’te var olan yapılar üzerine kurulan her yeni medeniyet, kendi anlayışını o şehre yansıtmak için yeni yapılar inşa etmiştir. Özellikle Hz. Ömer devrinde İslam toprakları arasına dâhil edilen Kudüs, bizzat muzaffer halife tarafından çok kültürlü yapısının korunması için gayret edilmiştir. Hz. Ömer, namaz kılacağı zaman kiliseye uzak bir nokta seçerek bugün kendi adıyla anılan Ömer Camii’nin yerini tayin etmiştir. Bu tercih, Müslümanlar için Hristiyanların şehirde inşa ettikleri kutsal mekânların korunması sonucunu doğurmuştur. Kudüs’te Yahudi ve Hristiyanlara ait yapılar üzerinde bir tasarruf imkânı varken söz konusu yapıları işlevleriyle beraber korumak, kente ve insanlığın maddi manevi birikimlerine sahip çıkmak ve saygı göstermektir. Birlikte yaşama becerisi göstermenin yanında, kendi kimliğinizi şehre vermek bağlamında önemli bir referans noktasıdır Kudüs. İbn Haldun’un model şehir olarak sunduğu son örnek olarak Medine, elbette Hz. Peygamber’in kendi elleriyle inşa ettiği, toplumsal refleksleri ve çıkarları dikkate alarak kimseyi küstürmeden ve kimseye de bir rant sağlamadan büyük bir siyasi yerleşim başarısıyla kurulan Müslümanların göz bebeği bir kent. Hz. Peygamber, Medine’ye girdiğinde kendisini misafir etmek isteyen çok sayıdaki daveti geri çevirerek, Kusva isimli devesinin yularını serbest bırakıp “o gideceği yere gidecektir” ifadesiyle olası herhangi bir emlak spekülasyonunun önüne geçmiş bulunuyordu. Kusva’nın durduğu yer, Ebu Eyyub el-Ensari’nin yoksul eviydi. Hz. Peygamber orada konakladı. Hz. Peygamber’in de bizzat katılmasıyla oraya Mescid-i Nebi inşa edildi. Mescidin kuzey tarafında Suffa adıyla ilk medrese kuruldu. Medine şehri bu şekilde merkezinde mescit ve okulun yer almasıyla kuruldu. Bu şehircilik anlayışı, İslam’ın yayılmasıyla birlikte yeni ulaşılan coğrafi mekânlara taşınmış ve yeni kurulan şehirlere büyük ölçüde tesir etmiştir.
İslam Dünyasında Şehir Modelleri
Müslümanların en başarılı şehir örneklerinden birisi de Bağdat’dır. Bağdat’ta 762 yılında başlatılan şehir planlaması, 766’da bitirilmiş, iç içe iki dairevi surun çevrelediği bir planlama esas alınmıştır. Yine orada cami ve hilafet sarayı, merkezi konumdadır; onların etrafında muhafız birlikleri, kışlaları, beytülmal binası, silah depoları, devlet daireleri ve ardından mahalleler yapılmıştır. Şehrin ortasındaki alandan sur kapılarına kadar uzanan caddeler dört tanedir, diğer cadde ve sokaklar bu dört merkez caddeye bağlanmıştır. Halife Mansur, şehirde emniyetin sağlanması ve güvenliğin başarılı bir şekilde sürdürülmesi için surların dışına pazar yerlerini taşımıştır. İslam dünyasında çoğu şehrin modeli, daha sonraları aşama aşama Bağdat olarak alınmıştır. Merkezde devlet daireleri, çevresinde yerleşim, onun dışında pazar alanı. Bu model daha sonra Kuzey Afrika’da kurulan bazı şehirlerde kullanılmıştır.
Doğu Akdeniz’deki kadim şehirlerden biri olan Şam, Müslümanların yeniden şekillendirdiği şehirlerdendir. Burada Bizans ve Sasani yapıları üzerine tıpkı Kudüs gibi yeni yapılar konulduğundan eski yapılar mümkün olduğunca korunmaya çalışılmıştır. Bu yapılar içinde en dikkat çekeni, Şam Emeviyye Camii’dir. İslam sanatının en eski ve müstesna örneklerinden olan bu şaheser, kadim kentin tarihine, kültürüne ve inançlarına şahitlik etmiştir. M.Ö. I. yüzyılda Romalıların inşa ettiği Jüpiter tapınağı, Hristiyanlık devrinde Aziz Yuhanna Kilisesi iken 636 yılında Şam kenti kesin olarak fethedilince, Müslümanlar ne şehir halkına ne de şehirdeki mimari yapılara zarar vermediler. Ancak, söz konusu ibadethanenin bir kısmını Müslümanlar cami olarak kullandılar. Halife Velid b. Abdülmelik (705-715) zamanında bu yapı kilise mimarisi korunarak camiye çevrilmiştir. Emeviyye Camii, plan ve mimari özellikleri bakımından büyük ölçekte yapılan camilere numune niteliğindedir. Kubbesi ise Mescid-i Aksa kubbesine model olmuştur.
İslam medeniyeti, Şam Emeviyye Camii ve tabii Ayasofya Camii örneğinde olduğu gibi, insanlık için bir değer ifade eden her türlü mimari yapıyı korumaya çalışmıştır. Fethedilen şehirlerdeki anıtsal nitelikteki yapıların bir kısmını, kilise ise kilise havra ise havra olarak bırakmış, bir kısmını ise minare, mihrap, minber ve şadırvan gibi zorunlu ekleme ve değişiklikleri yaparak yaşatmıştır.
Bu tarihi referanslar ışığında İstanbul’u 1453’te fetheden Fatih Sultan Mehmed dünya başkenti niteliğine kavuşturduğu bu şehri, Kudüs ve Medine’den esinlenerek yeniden inşa etti. Eyüp Sultan bu şehrin manevi merkezi olarak yeniden inşa edilirken, Hz. Ömer’in Kudüs’e gösterdiği hassasiyeti sergiledi. Ayasofya fethin nişanesi olan bir İslam mabedi haline dönüştürülürken, Şam Emeviyye Camii’nde görülen medeniyet değerlerini yaşatma ve gelecek nesillere aktarma bilincini yeniden ortaya konuldu. Fatih Camii ve etrafında kurduğu külliyede ise Medine’nin Suffa ilim geleneğini yeniden bu alanda yaşattı. Sultan Fatih ile başlayan yeni şehirler kurma misyonu, Yavuz ve Kanuni devirlerinde daha geniş coğrafyalara yayıldı. Fatih, Yavuz ve Kanuni’nin İstanbul’unu model alan Sofya, Belgrad, Prizren, Tiran, Budapeşte gibi çok sayıda kardeş şehir Osmanlı Devleti’nin medeniyet anlayışının temsilcileri olarak bulundukları ülkelerin siluetini tayin etti.
1699’dan sonra Osmanlı sınırlarından geriye çekilmesiyle birlikte Batı medeniyetini temsil ettikleri iddiasıyla kurulan yeni devletler, Osmanlı medeniyetinin inşa ettiği şehre ait bütün mimari özellikleri, estetik özellikleri aşama aşama ortadan kaldırmıştır. Hiç birisiyle birlikte yaşama, onu kabullenme ya da onu kendi yaşam alanına katma hedefi güdülmemiş, sadece yok etme hedeflenmiştir. İlk yapılan, mezarlıkların yıkılmasıdır, çünkü mezarlıklar en kolay ortadan kaldırılacak medeniyet mirasıdır. Mezarlıklar, asma bahçeleri haline getirilmiş, çünkü üzüm ağacı, asmalar çok hızlı büyüyor ve orayı yok ediyor. Bütün camiler, bütün türbeler, temellerine kadar yıkılmıştır. Taşları başka binaların yapımında kullanılmıştır. Asıl amaç, medeniyeti yok etmek. Görsel hafızaya gelecekte hiçbir hatırlatma izi bırakılmak istenmiyor. Evliya Çelebi’nin 1660’larda ziyaret ettiği, Edirne’den Viyana sınırlarına kadar uzanan Rumeli topraklarındaki binlerce mimari eser, 1683’te başlayan geri çekilme sürecinde aşama aşama yıkıma uğramıştır. Mesela Macaristan’da 1660’larda var olan, 700’den fazla mimari kamusal eser; cami, mescit, medrese kayda geçirilmiştir. Evliya Çelebi’nin ziyareti akabinde, aşağı yukarı 20-30 yıl sonra yapılan gravürlere bakıldığında, bu eserlerden ayakta kalanlar bir elin parmakları kadardır. 1686 yılında Budapeşte’nin Habsburg hanedanına geçmesinden birkaç yıl içinde yapılan gravürlere bakıldığında, bir durum tespiti yapmak mümkündür. Önümüzde öyle bir tablo var ki, üç yılda bu şehirde Osmanlı sanatı, Osmanlı mimarisi ve Osmanlı eseri namına ne varsa kıyımdan geçirilmiştir. Hâlbuki söz konusu eser ve yapılar, o şehre aittir. O şehrin imkânları, kaynakları ve insanları tarafından inşa edilmiştir. Osmanlıların yaptığı gibi ibadethaneleri kendi inanışlarına uygun bir şekle çevirmemişler, bunun yerine temeline kadar devasa yapıları yıkmışlardır. Bu kentte, yaklaşık 150 yıl boyunca Osmanlı devri yaşanmış dedirtecek neredeyse -Gülbaba Türbesi ve birkaç hamam dışında- kayda değer hiçbir eser kalmamıştır. Bugün, Türkiye ile dostane ilişkilerini sürdüren ve gerçek dost ülkelerden biri olan Macaristan devlet yönetimi ve halkına medyun-u şükran olmalıyız ki Gülbaba Türbesi restorasyon projesi iki ülkenin ortaklığında tamamlandı.
Maveraünnehir’de Türk Dünyasının Model Şehirleri
Emir Timur (1370-1405), güçlü iktidarı süresince Orta Asya’nın siyasi ve kültürel haritasını birleştirdi. Cihangir bir devletin sahibi olma arzusuyla Semerkant’ı başkenti yaptı. Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan dağınık halkları ve siyasal otoriteleri tek çatı altında topladı. 35 yıllık hükmü sırasında Orta Asya, İran, Hindistan ve Kafkasya’yı içeren sınırlarda Türk Dünyasının en güçlü devletini kurdu. Başta Semerkant ve Buhara olmak üzere bölgedeki Hive, Karşı, Tirmiz, Taşkent gibi şehirlerde hızla imar ve inşa faaliyeti başlattı. Timur’un fethettiği ülkelerden getirdiği mimar, mühendis, yapı ustaları ve zanaatkar sayesinde kentin her tarafı medreseler, mescitler, camiler ve türbelerle donatıldı. Bu eserlerin her biri hala bir sanat abidesi gibi ayaktadır.
Semerkant’ı ziyaret edenler Registan Meydanının muhteşem planına şahit olmakla birlikte, Timur’un ömrünün sonlarına doğru yaptırdığı ve 6 yılda (1399-1405) tamamlanan Bîbî Hanım Külliyesi, Timur’un türbesinin yer aldığı Gûr-ı Emîr, Uluğbey Rasathanesi gibi harikulade eserlerin büyüsüne kapılmaktan kendilerini alamaz. Ayrıca Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Kusem b. Abbas’ın medfun olduğu Şâh-ı Zinde kabristanını da ziyaret ederken İstanbul il Semerkant arasında gönül bağı olduğunu keşfeder. Bu bakımdan Eba Eyyûb el-Ensâri’nin kabrinin bulunduğu İstanbul ile Semerkant kardeş şehirdir. Sahabe kabirlerine ev sahipliği yapan Türk ve İslam dünyasının şehirleri, manevi alandaki kardeşliklerini maddi alanda koruyarak medeniyet bilincini dünden bugüne ve gelecek nesillere taşıma misyonunu yüklenmişlerdir.
Şehri Kurmak ve Korumak
Şehirleri kurarken tarihi modeller bellidir. Bunlar Mekke, Medine, Kudüs olmakla birlikte Bağdat, Şam ve İstanbul, ilk üç şehirden esinlenerek medeniyet tarihine geçen şehirlerin mükemmel örnekleridir. Bağdat ve Şam, son dönemde yaşadığı iç savaş nedeniyle tahrip olurken İstanbul da çarpık kentleşme anlayışı nedeniyle tahrip olmaktadır. İstanbul şehrini bu çarpık anlayıştan elbirliği ile korumak, herkesin sorumluluğudur.
Türk milleti başka kültürlerle birlikte yaşarken onlara hoşgörü göstermeyi, onların mimari ve estetik olarak katkı sağlamalarına yardımcı olmuş, onlarla birlikte yaşama kültürüne özen göstermiş bir millettir. Bütün bunları yapmak çok önemli. Gönül coğrafyamızdaki bu eserleri görmek, bilmek ve korumak bizim için bir bilinç meselesidir.
Bir şehri kurmak ve korumak için güçlü olmak, o şehri büyük bir kıskançlık ile muhafaza etmek gerekir. Bazen ne yazık ki o güçlü kişiler gittiğinde, bin bir meşakkat ve dikkatle kurup, gözbebeği gibi baktığımız şehirler tarumar olmaktan kurtulamıyor.
Biz medeniyetimizi, kültürümüzü, sanatımızı yaşatmak istiyorsak ve bir şehircilik iddiamız var ise bu tarihi gerçekleri iyi bilmeliyiz. Bunu gerçekleştirdiğimiz ölçüde bilincimiz artacak; kültürümüzü, sanatımızı, tarihimizi, hafızamızı koruyan Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat ve İstanbul gibi model şehirlerimizi korumaya muvaffak olacağız.